Reklam Alanı

Bir Mehmed Uzun Klasiği: Siya Evînê

     

    Siya Evînê, yirminci yüzyıl başlarında yaşamış olan ve 1976’da hayatını kaybeden Memduh Selim isimli Kürt aydınının hayat hikayesi üzerine kurulmuştur. Aslen Van’lı olan Memduh Selim İstanbul’da yetişmiştir ama Cumhuriyetin ilan edilmesiyle birlikte sürgün yolu gözükür. Memduh Selim’in sürgünü geniş bir coğrafyayı kapsar. Daha çok Şam ve Antakya endeksli olup İstanbul’dan İskenderiye’ye, oradan Beyrut, Halep, Şam, Antakya, Antakya’nın Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmasıyla tekrar Şam’a geçerek sürgün hayatı yaşar. 


      Antakya’ya yerleşmiş olan Memduh Selim, burada bir Çerkes kızına sevdalanır. Aynı süreçte, Kürt Teali Cemiyeti’nde faaliyet yürütür ve Kürtlerin bağımsız olması için mücadele veren Xoybûn adlı örgütün kurulmasında önemli bir rol alır. Xoybûn’un genel sekreterlerinden biri olur. Bu arada, Ağrı’da Kürt isyanı patlak verir. İsyana destek vermesi için orada bulunması söz konusudur. Ama Memduh Selim, düğün hazırlıkları içindedir. Sevdası ile mücadele içinde olan Memduh Selim karar vermekte güçlük çeker, roman bu ikilem üzerinde yükselir. Sonunda Ağrı’ya gider. Ama döndüğünde kendisinin öldüğünü düşünen sevgilisinin, zengin, ihtiyar bir adamla evlendiğini öğrenir.Hem isyanı hem de aşkını kaybetmiştir. Sürgünün kaybedilmişliğiyle birleşen Memduh Selim’in katmerli yenilgisi, acı dolu bir ömür olarak romanda resmedir.

      Memduh Selim’in Mehmed Uzun için  önemli olmasının nedeni her şeyden önce çok yakın bir tarihe ait olmasına karşın unutulmuş bir Kürt aydını olmasıdır. Unutulmak ile, yitip gitmek ile eş anlamlı olan sürgün, Memduh Selim’i unutturmuştur. Kendi sürgün hayatına yazarlığıyla direnen Uzun da, Kürt entelektüel birikimine dair hafızasızlığı yıkmak için çabalar. Sürgünün dayattığı kaybedilişe karşı, ilk adım hatırlamak, ortak bir bilinç oluşturmaktır. Bu şekilde, Memduh Selim şahsında unutulmaya ve sürgüne karşı mücadele etmenin altı çizilmiş olur. Uzun, kendisiyle Memduh Selim arasında şu sözlerle bir bağ kurar: ‘’Ben bir sürgün yazarıydım. Memduh Selim gibi. Memduh Selim’i çağdaş bir Odysseus olarak görmek mümkün. Siya Evînê de bu sürgün edebiyatı geleneğinin özgün bir Kürt halkası’’. Ama Odysseus’tan farklı olarak Memduh Selim için öykünün sonunda eve dönüş yoktur.  Geri döndüğü ev, sürgün yurdudur. Dönüşünde kendisin bekleyen bir Penelope göremez. Sevgilisi, Penelope gibi kendisini bekleyememiş, öldüğünü söyleyenlere karşı inancını güçlü tutamamış, çevresindeki taliplere direnemeyerek evlenmiştir. 


      Feleğin çarkı evine değil de sürgün yurduna dönen Memduh Selim’in lehine hiçbir zaman dönmez. Sürgünün sonunda mutluluk yoktur. Sadece sonsuz bir yitiş ve yitirme vardır. Kitabın başında yer verilen ‘’Feleğin çarkı döner başımızda/ Talihimiz kötü, yüreklerimiz yaralı’’ dizeleriyle başlayan ve ‘’Zordur, çok zordur gurbet belası’’ dizesiyle sona eren Emin Bedirxan’a ait şiir de dönmeyen talihe yakılan olan bir ağıt olan romanı özetler özelliktedir. 


      Mehmed Uzun kendi sürgün hayatını Memduh Selim şahsında romanlaştırdığını şu satırla belirtir: ‘’Daha sonra bunların tümünü üçüncü romanımın kahramanı, elli üç yılını sürgünde geçirip, sürgünde vefat eden Memduh Selim’e mal ettim’’: Memduh Selim de Mehmed Uzun gibi kendini hem batının hem de doğunun edebi geleneklerine ait hisseden bir aydındır. Bu nedenle sürgün yolculuğuna çıkarken çantasında’’Firdevsi, Ehmedê Xanî, Ömer Hayyam, Descartes, Montaigne, Rousseau, Shakespeare, Voltaire; yani doğu ve batı birliktedir.

      Uzun’un kendi sürgün hayatına ses verdiği diğer bir unsur da romandaki rüyalardır. Memduh Selim, rüyalarında kendini İstanbul'daki evinde görür. Bu rüyalar bazen bir kabus, bazen de tutku dolu rüyalardır. Ama hiçbir zaman rüyalarında sürgün ülkesinde değildir. Uzun da sürgünde bulunduğu ilk beş yılında sürgün ülkesiyle ilgili hiç rüya görmediğini dile getirir. ‘’Ne olumlu, ne de olumsuz. Gördüklerim, bir yanıyla, çocukluğumun anılarını, bana welatê xerîbîyê’ye ilişkin öyküleri anlatan ninemi, bana durmadan nefis renkli şekerler getiren dedemi çağrıştıran rüyalar, bir yanıyla da polisi, ceza evini, İşkenceyi, zoru hatırlatan karabasanlar, kabus oldu…’’ Uzun, bu durumu açıklarken Joseph Brodsky’ye başvurur ve geçmişe bağlı kalarak yaşamanın, geriye bakışın sürgün aydının hayatında önemli bir gücü olduğunu söyler. Bu anlamıyla Siya Evînê  Uzun’un aynı zamanda geriye bakışıdır. 

      Memduh Selim’in sürgün ülkesi olan Antakya’da bir çay bahçesinde ağaçtan düşen yavru bir kuşu yuvasında geri taşıdığı sahne, sürgünün de ağırlığını hissettirir. Korkuyla çırpınan ama henüz küçük olduğu için uçamayan kuşa acıyan Memduh Selim, garsonu çağırıp ve ondan ağaca tırmanıp kuşu yuvasına bırakmasını talep eder. Garsona göre, ağaç, ufak bir kuş için tırmanmaya değmeyecek kadar yüksektir. Yine de Memduh Selim Bey’i dinler ve kuşu yerine çıkarır. Memduh Selim çocuğa şöyle nasihatte bulunur: ‘’İyi delikanlı, unutma, herkes kendi yuvasında mutlu mesut olur, kuş da kendi yuvasında…’’ Bu durum, Memduh Selim’in amacının sadece küçük kuşu kurtarmak değil, aynı zamanda evi, aidiyet duygusunu korumaktır. Memduh Selim, sürgünün onu ait olduğu yuvasından koparmış olmasına, en ufak yuvayı bile koruyarak cevap verir. Ama kendisi için sürgün yurdunda yeni bir yuva kuramaz, ne kendisini, ne de sevdiği kadını bu yok oluştan kurtarabilir.


Blogger tarafından desteklenmektedir.